Kallavi bir kavram gibi duruyor değil mi? Burada bilmemiz gereken ilk şey bunun yapılabileceğine inanmak. Secret'da böyle söylüyor değil mi? Bunu yapmanın da sanırım birden fazla yolu var. Ben sanırım yıldız haritamın 12. evinde bulunan mars gezegeninin etkisiyle bilinç altı düzeyimde yarattığım muhalif tavırlarımla bunu yapıyorum. Hadi lan nasıl olacak dediğim her şey teker teker oluyor. Öyle enteresan şeyler oluyorki. Daha bugün bir arkadaşımın bir önerisi ile ilgili olarak nasıl olacak diye hayıflanırken fırsat mail aracılığıyla önüme düştü. Ben tabiki fırsatı kaçırmadım. Bu olay evreni yönetmek ile mi ilgili yoksa bazılarının dediği gibi bilinçaltımızda saklı evrenin tüm bilgisinden mi kaynaklanıyor? Belki de benim bu tamamen saf niyetli muhalif tavırlarım bir şekilde zaten bende kayıtlı olan bilgiden dolayı ortaya çıkıyor. Kim bilir?
-Devamı Gelecek...
27 Kasım 2008 Perşembe
17 Kasım 2008 Pazartesi
Bundandır
öyle bir ışık gördüm ki. ama korktum
sevmelerim bundandır
ışık buldum. ama kararttım
çekip gitmelerim bundandır
ışık aradım. ama karanlıklar o kadar karanlıktı ki
sayıp sevmelerim bundandır
ışık parlıyordu. ama söndürdüler
nefret edişlerim bundandır
kıymetini bilemeyeceğim ışık istemedim. ama lazım oldu
karmaşam bundandır
ışık buldum, çok güzeldi. ama farklıydı
yürüyüşlerim bundandır
ışığımı bulamadım. ama karanlıkta da kalmadım
yazışlarım bundandır
umutla ışığı bekliyorum. ama zaman?
bekleyişlerim bundandır
ihtiyacım olan ışık. ama zaman tükenirse?
vazgeçişlerim bundandır
sevmelerim bundandır
ışık buldum. ama kararttım
çekip gitmelerim bundandır
ışık aradım. ama karanlıklar o kadar karanlıktı ki
sayıp sevmelerim bundandır
ışık parlıyordu. ama söndürdüler
nefret edişlerim bundandır
kıymetini bilemeyeceğim ışık istemedim. ama lazım oldu
karmaşam bundandır
ışık buldum, çok güzeldi. ama farklıydı
yürüyüşlerim bundandır
ışığımı bulamadım. ama karanlıkta da kalmadım
yazışlarım bundandır
umutla ışığı bekliyorum. ama zaman?
bekleyişlerim bundandır
ihtiyacım olan ışık. ama zaman tükenirse?
vazgeçişlerim bundandır
22 Ekim 2008 Çarşamba
Yaşam Hakkında Bir Yazı - George Carlin
Bildiğimiz şeyler ama tekrar hatırlatmakta fayda var...
“Tarih içinde zamanımızın paradoksunu şöyle sıralayabiliriz: Daha yüksek binalarımız, ama daha kısa sabrımız var; daha geniş otoyollarımız, ama daha dar bakış açılarımız var. Daha çok harcıyoruz, ama daha az şeye sahibiz; daha fazla satın alıyoruz, ama daha az hoşnut kalıyoruz. Daha büyük evlerimiz, ama daha küçük ailelerimiz; daha çok ev gereçleri, ama daha az zamanımız var. Daha çok eğitimimiz, ama daha az sağduyumuz; daha fazla bilgimiz, ama daha az bilgeliğimiz var. Daha çok uzmanımız, ama yine de daha çok sorunumuz; daha çok ilacımız, ama daha az sağlığımız var. Çok fazla alkol ve sigara tüketiyoruz, çok savurganca para harcıyoruz, çok az gülüyoruz, çok hızlı araba kullanıyor, çok çabuk kızıyoruz, çok geç saatlere kadar oturuyor, çok yorgun kalkıyoruz, çok az okuyor, çok fazla TV izliyoruz ve çok ender şükrediyoruz. Mal varlıklarımızı çoğalttık, ama değerlerimizi azalttık. Çok konuşuyoruz, çok az seviyoruz ve çok sık nefret ediyoruz. Geçimimizi sağlamayı öğrendik, ama yaşam kurmayı öğrenemedik. Yaşamımıza yıllar kattık, ama yıllara yaşam katamadık. Aya gidip gelmeyi öğrendik, ama yeni komşumuzla karşılaşmak için caddenin karşısına geçmekte sorunumuz var. Dış Uzay’ı fethettik, ama iç dünyamızı edemedik. Daha büyük işler yaptık, ama daha iyi işler yapamadık. Havayı temizledik, ama ruhumuzu kirlettik. Atoma hükmettik, ama ön yargılarımıza edemedik. Daha çok yazıyoruz, ama daha az öğreniyoruz. Daha çok plan yapıyoruz, daha az sonuca varıyoruz. Koşuşmayı öğrendik, ama beklemeyi öğrenemedik. Daha fazla bilgiyi depolamak, her zamankinden daha çok kopya çıkarmak için daha çok bilgisayar yapıyoruz, ama gitgide daha az iletişim kuruyoruz. Zaman artık, hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin, büyük adamlar ve küçük karakterlerin, yüksek kârlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır. Günümüz artık, iki maaşın girdiği ama boşanmaların daha çok olduğu, daha süslü evler, ama dağılmış yuvaların olduğu günlerdir. Bu günler, hızlı seyahatler, kullanılıp atılan çocuk bezleri, yok edilen ahlakî değerler, bir gecelik ilişkiler, obez bedenler ve neşelendirmekten sakinleştirmeye hatta öldürmeye kadar her şeyi yapabilen hapların olduğu günlerdir. Vitrinlerde her şeyin sergilendiği, ama depolarda hiçbir şeyin olmadığı bir zamandayız. Öyle bir zaman ki teknoloji bu mektubu size getirebilir, siz bu içselliği paylaşmayı ya da sil tuşuna basmayı seçebilirsiniz. Yaşam, aldığımız nefes sayısıyla değil, nefesimizi kesen anların sayısıyla ölçülür.”
George Carlin
“Tarih içinde zamanımızın paradoksunu şöyle sıralayabiliriz: Daha yüksek binalarımız, ama daha kısa sabrımız var; daha geniş otoyollarımız, ama daha dar bakış açılarımız var. Daha çok harcıyoruz, ama daha az şeye sahibiz; daha fazla satın alıyoruz, ama daha az hoşnut kalıyoruz. Daha büyük evlerimiz, ama daha küçük ailelerimiz; daha çok ev gereçleri, ama daha az zamanımız var. Daha çok eğitimimiz, ama daha az sağduyumuz; daha fazla bilgimiz, ama daha az bilgeliğimiz var. Daha çok uzmanımız, ama yine de daha çok sorunumuz; daha çok ilacımız, ama daha az sağlığımız var. Çok fazla alkol ve sigara tüketiyoruz, çok savurganca para harcıyoruz, çok az gülüyoruz, çok hızlı araba kullanıyor, çok çabuk kızıyoruz, çok geç saatlere kadar oturuyor, çok yorgun kalkıyoruz, çok az okuyor, çok fazla TV izliyoruz ve çok ender şükrediyoruz. Mal varlıklarımızı çoğalttık, ama değerlerimizi azalttık. Çok konuşuyoruz, çok az seviyoruz ve çok sık nefret ediyoruz. Geçimimizi sağlamayı öğrendik, ama yaşam kurmayı öğrenemedik. Yaşamımıza yıllar kattık, ama yıllara yaşam katamadık. Aya gidip gelmeyi öğrendik, ama yeni komşumuzla karşılaşmak için caddenin karşısına geçmekte sorunumuz var. Dış Uzay’ı fethettik, ama iç dünyamızı edemedik. Daha büyük işler yaptık, ama daha iyi işler yapamadık. Havayı temizledik, ama ruhumuzu kirlettik. Atoma hükmettik, ama ön yargılarımıza edemedik. Daha çok yazıyoruz, ama daha az öğreniyoruz. Daha çok plan yapıyoruz, daha az sonuca varıyoruz. Koşuşmayı öğrendik, ama beklemeyi öğrenemedik. Daha fazla bilgiyi depolamak, her zamankinden daha çok kopya çıkarmak için daha çok bilgisayar yapıyoruz, ama gitgide daha az iletişim kuruyoruz. Zaman artık, hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin, büyük adamlar ve küçük karakterlerin, yüksek kârlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır. Günümüz artık, iki maaşın girdiği ama boşanmaların daha çok olduğu, daha süslü evler, ama dağılmış yuvaların olduğu günlerdir. Bu günler, hızlı seyahatler, kullanılıp atılan çocuk bezleri, yok edilen ahlakî değerler, bir gecelik ilişkiler, obez bedenler ve neşelendirmekten sakinleştirmeye hatta öldürmeye kadar her şeyi yapabilen hapların olduğu günlerdir. Vitrinlerde her şeyin sergilendiği, ama depolarda hiçbir şeyin olmadığı bir zamandayız. Öyle bir zaman ki teknoloji bu mektubu size getirebilir, siz bu içselliği paylaşmayı ya da sil tuşuna basmayı seçebilirsiniz. Yaşam, aldığımız nefes sayısıyla değil, nefesimizi kesen anların sayısıyla ölçülür.”
George Carlin
16 Ağustos 2008 Cumartesi
Bize biçilen kaderi yaşamak
Her ne kadar seçimler, tercihler yaparak hayatta ilerliyor olsak da aslında neler yapacağımız bellidir ve bilinmektedir. Bunlar yazıldığı için belirli değildir. Daha önce aslında tüm bu yaşadığımız hayatın yaşanıp bittiği için veya evrenin belirli bir matematiği olduğu için veya yaradan tarafından bilinebileceği için olabilir. Başka olasılıklarda mümkündür tabi. Bunu ayrıca oturup konuşur ve tatlıya bağlarız.
Bize biçilen kader belirli ise niye yaşıyoruz. Bu da apayrı bir tartışma konusu ama belki bu yazı içerisinde bunla ilgili görüşlerimi dile getirebilirim. Kuranda sürekli olarak söylenen şudur ki nefsinize hakim olun. Nefse hakim olma mevzuu öyle kulağa geldiği kadar basit bir şey olmadığını hepimiz biliyoruz. Zina yapmıyayim, alkol almıyayim, günah işlemeyeyim hak yemeyeyim vs.. diye uzar gider. Bunları yapmamanın ne kadar zor şeyler olduğu aşikar. Hani bir şekilde bunların en önemlisi olanını (bana sorarsanız) kul hakkı yememeyi elimden geldiğince uygulamaya çalışıyorum. Diğerleri konusunda çok üstün gayretlerim açıkçası yok, bende sizler gibi sıradan bir insanım çünki. Nefse hakim olmak aslında dualizm kavramından kendimizi olabildiğince soyutlama konusu ile çakışıyor. Bizler iyi kötü güzel çirkin vb. kavramlara bakarak bir şeyleri tüketmeye başladığımız müddetçe bu etkiden kurtulamayacağımıza eminim. Zira hep daha iyi, daha güzel, daha fazla güç vb. şeyleri elde edip tüketmeye çalışmak aslında insanı yapmaması gereken şeyleri yapmaya teşvik ediyor. Ve nefs mücadelesi konusunda sınavımızda maalesef yanlış soru işaretlemeleri yapmamıza neden oluyor. Allahtan bir çan eğrisi sistemi veya en fazla puanı alanı ilgili yere yerleştirme gibisinden bir seçim sistemi yok. Herkes aslında kendisi ile mücade ediyor. Bu mücadelenin haritası da aslında gökyüzünde ortaya konmuş. Buraya bakıp nereye gidebileceğimiz konusunda bilgilere sahip olabiliriz. Buna inanırsınız veya inanmazsınız, bu varolan durumu hiç bir zaman değiştirmeyecek. Aslında bizim için çizilmiş yıldız haritasını da bana göre sıfırlamak mümkün. Aslında yıldız haritasını sıfırlamayı nasıl anlatabilirim bilmiyorum. O yüzden çok üzerinde durmayacağım. Bu tamamen nefsimize ne kadar hükmedeceğimiz ve dualizmden ne kadar arınabileceğimiz ile ilgili bir durum. Kendimizi gerçekleyeceğimiz nokta bu dediğim yerlerde dolaşıyor aslında. Bize verilen bir hür irade var. Eğer biz kendimizi hiç zorlamadan (hayat mücadelesi içerisindeki durumlardan bahsetmiyorum) hayatı akışına bırakırsak yani kendi duygularımız, arzularımız yeteneklerimiz doğrultusunda kendimizle mücadele etmeden yaşarsak solup gideriz. Kendimizi gerçeklediğimiz nokta aslında kendi nefsimizle yaptığımız mücadeleyi kazandığımız noktada başlar. Şeytani zekamızın ve egolarımızın doğrultusunda sürdürdüğümüz bu yaşam mücadelesi aslında dünyevi zevkler uğrunda türlü acılar çektiğimiz dünyanın da aslında cehennemden farksız olmadığını düşündürüyor. Yaşadığımız dünyadan daha beter bir yer olabilir mi acaba? Haa eğer duyarsız davranıyorsak ve şeytani zekalarımız ve egolarımız ile kendimize bencillik adı altında bir kalkan yaratmışsak yapılacak tek şey bu kalkanı bir an için indirip sağa sola biraz bakınmak. Şöyle bir etrafınıza ve geçmişinize bakın, yaptığınız hatalar ile birlikte ve gelecek ile ilgili bir projeksiyon çıkartın. Eeeee nerden geldik ve nereye gidiyoruz böyle...
Bize biçilen kader belirli ise niye yaşıyoruz. Bu da apayrı bir tartışma konusu ama belki bu yazı içerisinde bunla ilgili görüşlerimi dile getirebilirim. Kuranda sürekli olarak söylenen şudur ki nefsinize hakim olun. Nefse hakim olma mevzuu öyle kulağa geldiği kadar basit bir şey olmadığını hepimiz biliyoruz. Zina yapmıyayim, alkol almıyayim, günah işlemeyeyim hak yemeyeyim vs.. diye uzar gider. Bunları yapmamanın ne kadar zor şeyler olduğu aşikar. Hani bir şekilde bunların en önemlisi olanını (bana sorarsanız) kul hakkı yememeyi elimden geldiğince uygulamaya çalışıyorum. Diğerleri konusunda çok üstün gayretlerim açıkçası yok, bende sizler gibi sıradan bir insanım çünki. Nefse hakim olmak aslında dualizm kavramından kendimizi olabildiğince soyutlama konusu ile çakışıyor. Bizler iyi kötü güzel çirkin vb. kavramlara bakarak bir şeyleri tüketmeye başladığımız müddetçe bu etkiden kurtulamayacağımıza eminim. Zira hep daha iyi, daha güzel, daha fazla güç vb. şeyleri elde edip tüketmeye çalışmak aslında insanı yapmaması gereken şeyleri yapmaya teşvik ediyor. Ve nefs mücadelesi konusunda sınavımızda maalesef yanlış soru işaretlemeleri yapmamıza neden oluyor. Allahtan bir çan eğrisi sistemi veya en fazla puanı alanı ilgili yere yerleştirme gibisinden bir seçim sistemi yok. Herkes aslında kendisi ile mücade ediyor. Bu mücadelenin haritası da aslında gökyüzünde ortaya konmuş. Buraya bakıp nereye gidebileceğimiz konusunda bilgilere sahip olabiliriz. Buna inanırsınız veya inanmazsınız, bu varolan durumu hiç bir zaman değiştirmeyecek. Aslında bizim için çizilmiş yıldız haritasını da bana göre sıfırlamak mümkün. Aslında yıldız haritasını sıfırlamayı nasıl anlatabilirim bilmiyorum. O yüzden çok üzerinde durmayacağım. Bu tamamen nefsimize ne kadar hükmedeceğimiz ve dualizmden ne kadar arınabileceğimiz ile ilgili bir durum. Kendimizi gerçekleyeceğimiz nokta bu dediğim yerlerde dolaşıyor aslında. Bize verilen bir hür irade var. Eğer biz kendimizi hiç zorlamadan (hayat mücadelesi içerisindeki durumlardan bahsetmiyorum) hayatı akışına bırakırsak yani kendi duygularımız, arzularımız yeteneklerimiz doğrultusunda kendimizle mücadele etmeden yaşarsak solup gideriz. Kendimizi gerçeklediğimiz nokta aslında kendi nefsimizle yaptığımız mücadeleyi kazandığımız noktada başlar. Şeytani zekamızın ve egolarımızın doğrultusunda sürdürdüğümüz bu yaşam mücadelesi aslında dünyevi zevkler uğrunda türlü acılar çektiğimiz dünyanın da aslında cehennemden farksız olmadığını düşündürüyor. Yaşadığımız dünyadan daha beter bir yer olabilir mi acaba? Haa eğer duyarsız davranıyorsak ve şeytani zekalarımız ve egolarımız ile kendimize bencillik adı altında bir kalkan yaratmışsak yapılacak tek şey bu kalkanı bir an için indirip sağa sola biraz bakınmak. Şöyle bir etrafınıza ve geçmişinize bakın, yaptığınız hatalar ile birlikte ve gelecek ile ilgili bir projeksiyon çıkartın. Eeeee nerden geldik ve nereye gidiyoruz böyle...
İyi veya kötü yoktur. Her şey allahtandır.
Daha mutlu bir yaşam sürmek için iyi ve kötü kavramınlarını birbirlerine doğru yakınlaştıralım. Zira iyi ve kötü arasındaki fark açıldıkça daha yoğun şekilde mutsuz oluyoruz. O zaman yaklaştıralım, yaklaştıralım iyice yaklaştıralım ve birleştirelim. Yani olayları iyi veya kötü diye ayırmayalım. İyi ve kötü diye ayırmaya başladığımız an itibariyle mutsuz olma potansiyeline sahip oluyoruz. Bir şekilde kendi içimizde bunu tölere edecek bir anlayış geliştirebilirsek sorunlarımızı azaltabiliriz aslında. Farklı bakış açıları geliştirmek gerekebilir. İyi diye nitelendirdiğimiz her olayın aslında kötü tarafları, kötü diye nitelendirdiğimiz her şeyin iyi tarafları da olabilir. Bunları algılamak / farketmek ağırlıklı olarak bizim bakış açılarımızın zenginliği ile ilgili veya resmin bütününe ne kadar hakim olabildiğimiz ile ilgili.
Olayları iyi veya kötü diye ayırmayalım. Kader, tevafuk vb. şekillerle olan olayları başımıza gelmesi gereken hadiseler gibi değerlendirirsek işimizi biraz kolaylaştırırız. Her işte bir hayır vardır demek başka bir metoddur. Her şeyin allahtan geldiğini düşünmek de başka bir yoldur. Aslında ilahi adalet kavramını düşündüğümüzde, totalde iki kavramın denk olması gerektiğini düşünüyorum. Fakat burada vereceğimiz duygusal tepkiler bizim beklentilerimiz ile ilgili. Bir arabamız olmasını istiyorsak ve olmuyorsa bu bizi sürekli olarak üzecektir. Eğer araba istemiyorsak, arabamızın olmaması bizi pek bağlamaz. Gördüğünüz üzere bizi üzen ya da sevindiren aslında tamamen kendi içimizde çözebileceğimiz olaylarla iniltilidir.
Olayları iyi veya kötü diye ayırmayalım. Kader, tevafuk vb. şekillerle olan olayları başımıza gelmesi gereken hadiseler gibi değerlendirirsek işimizi biraz kolaylaştırırız. Her işte bir hayır vardır demek başka bir metoddur. Her şeyin allahtan geldiğini düşünmek de başka bir yoldur. Aslında ilahi adalet kavramını düşündüğümüzde, totalde iki kavramın denk olması gerektiğini düşünüyorum. Fakat burada vereceğimiz duygusal tepkiler bizim beklentilerimiz ile ilgili. Bir arabamız olmasını istiyorsak ve olmuyorsa bu bizi sürekli olarak üzecektir. Eğer araba istemiyorsak, arabamızın olmaması bizi pek bağlamaz. Gördüğünüz üzere bizi üzen ya da sevindiren aslında tamamen kendi içimizde çözebileceğimiz olaylarla iniltilidir.
13 Ağustos 2008 Çarşamba
Ben normalim! Ya sen?
Ben normalim, yani sıradanım diyor başlıkta. Herkes gibi düşünürüm, herkes gibi otururum, olaylara herkes gibi bakarım, tepkilerim herkesin beklediği gibidir ve aynıdır, herkes kadar irdeler, herkes kadar sevgimi gösterir, herkes kadar hislerimi açar, herkes kadar bağlanırım. Çünki sıradan yani herkes gibiyim. Aslında insanları normal, anormal, sıradan olan veya olmayan gibi sınıflandırmak saçma değil mi? Hani aslında insanları niye sınıflandırırız ki? Boylarına göre sınıflandırırız ve derslikte yerini belirlemek için, yeteneklerine göre veya isteklerine göre sınıflandırırız ki futbol oynarken görev alması gerektiği mevkiyi tespit edebilmek için. Peki böyle bir şey yapmayacaksak niye insanları normal - anormal, sıradan olan - olmayan olarak sınıflandırırız ki? Onları aşağılamak hor görmek için mi? Yoksa onlar gibi olamadığımız için mi karalarız? Biliyorum ki hiç kimse ama hiç kimse içinden gelen her şeyi yapamıyor ve herkesn beklediği gibi davranmaya çalışıyor. Ağırlıklı olarak kendi istediğimize göre değil başkalarının isteklerine göre yaşıyoruz. Kimsenin her istediğini yaptığını zannetmiyorum mümkünde değil zaten. Rica ediyorum arkadaşlar insanları normal - anormal diye sınıflandırmayalım.
Yazar notu : Bu konuda bir kuyruk acım yok :)
Yazar notu : Bu konuda bir kuyruk acım yok :)
07 Ağustos 2008 Perşembe
Kapitalizmin sonu ve yeni bir dünya düzeninin başlangıcı
Kapitalizm denen şey açıkçası dünyanın anasını ağlattı. Kaynaklar tükeniyor. Amerikanın marsta su arama çalışmaları da bu sebepten mi bilmiyorum. Belkide büyük bir yalan. Kaynaklar bitiyor. Belki nano teknoloji bu süreci yavaşlatacak ama eninde sonunda bu olmalı. İnsanoğlu kendi gerçekliğini kavrayamadığı için (kavrayanları sayılarının azlığından ötürü hesaba katmıyorum) açıkçası boku yedik. Biz tüketmeye mi geldik? Sadece ama sadece tüketmeye mi? Hele bizim ülkemiz. Yaşamları tüketiyor, fikirleri tüketiyor, tabiatı tüketiyor. Her şeyi ama her şeyi inanılmaz bir duyarlılıkla tüketiyoruz. Kaynaklar bittiğinde bir şeyler değişecek. Kapitalizm iflas edecek çünki kapitala dönecek mal kalmayacak ya da kalanlar çok değerli olacak. Dünyadaki dengeler iyiden iyiye bozulacak. Açlık ve susuzluk yakın bir zamanda kendini daha da çok gösterecek. Kaynaklar bitince güçsüz ülkelerin durumu daha da vahim olacak. Kalan kaynaklara saldıracaklar ama bunların kontrolü zengin ülkelerin elinde olacak. Su ve yemek için savaşlar çıkacak. Büyük kıyımlar olacak. Dünyanın nüfusu azalacak ve yeni bir dünya düzeni kurulacak. Yeni dünya düzeninde bir şeyler farklı olmalı. İnsanoğlunun binlerce seneden beri denediği ve başarılı olamadığı tüm sistemlerin dışında bir şeyler geliştirilmeli. İnsanlar bir kere daha az tüketerek yaşamayı öğrenmeli ve öğreneceklerde. Sadece tüketim ile mutlu olmaya endekslenmiş insanlar olmamalı ve olamazda. Bu dünyayı kurtaramaz. Dünyayı kurtarmak kimin umurundaki aslında. Ben bu dediklerimin büyük bir kısmını normal şartlar altında göreceğime inanıyorum. Ama ölümde var işin ucunda :) Ölüm ne? Ruhun bedeni dünyada bırakarak başka bir boyuta geçmesi. Zaman olmayan bir boyut ama. Zaman yoksa kıyamet gelene kadar orada beklemesinin bir mahsuru yok. Bedenimizde zaten bu dünyada fazlasıyla acı çekiyor. Sürekli bir mutsuzluk hakim. Sokaklarda dolaşırken biraz etrafınızı gözlemleyin. Kaç tane mutlu insan görüyorsunuz. Aslında temel sorun burada başlıyor. Mutlu olmak iç güdüsü insanın içini kemirip bitiren şey. Hep daha fazla mutlu olmak adına sürekli bir şeyler yapıyoruz. Birbirimizi kırıyoruz, her şeyi ayırıyoruz, sınıflandırıyoruz, tüketiyoruz, yiyoruz, bitiriyoruz, yalan söylüyoruz ve daha niceleri. Halbuki şöyle biraz dursak ve düşünsek. Etrafımızdaki bu mesaj kirliliğinden kurtulacak bir şeyler yapsak. Kendimizi dış dünyaya kapasak. Halvete girsek mesela. Bütün her şeyden kendimizi soyutlasak ve içimize dönsek. Nasıl olur acaba? Dünyayı kurtaramam ama bu şekilde sonumuzun hiç iyi olamayacağını görebiliyorum. Hiç bir şey yapmıyoruz. Mutlu olmaya çalıştığımız müddetçe bize çizilen hayatı oynamaya devam ederiz. Haaa eğer mutlu olmaya çalışırsak ne mi olur? Mutlu olmaya çalışmayı bırakırsak mutsuz olmayız. Mutsuz olmamak mutlu olmayı beraberinde getirmese bile hayatın başka kırılımlarını görme şansımız olur diye düşünüyorum. Aslında insanoğlu kendini bir anlayabilse gerçekten çok güzel şeyler olacak ama maalesefki olmuyor. İnsanoğlu kendi yapısını bile kabul edemeyecek kadar aciz aslında. Ne olduğunu bir görebilse cidden çok farklı şeyler olacak. Önce kendimizden başlayarak tüm insanları hataları ile kabul edip yaşamak en mantıklısı. İnanın bana daha az üzüleceksiniz. Çünki şu bir gerçekki insanoğlu hata yapmaya acayip müsait. Çünki insanoğlunun sınavı bu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)